ÜMRAN AVCI – Ayça Çakmak, “Ölümün Elinden Kurtarılan Şeyler” romanında, organize kötülük karşısında verilen bireysel mücadele ve cesaretin önemine vurgu yapıyor. Romanda dikkat çekilen bir başka mesele şartlar ne olursa olsun iyi ve doğru kalmayı seçenlerin yaşadığı çaresizlik. Okuru, kapana sıkılmış hissiyle baş başa bırakan hikâye şöyle: Bir üniversite hastanesinde Dahiliye ve Gastroenteroloji Uzmanı olan Prof. Dr. Parla Akar’a bir gün kolonoskopi için bir hasta gelir. İşlemin narkoz, sedasyon ya da herhangi başka bir uyuşturucu madde kullanılmadan yapılmasında ısrarcı olur. Olaylar da bundan sonra gelişir. Parla Akar anlamlandıramadığı bir kumpasın tam ortasına düşer. Bunun devletin kör noktalarına takılan organize bir yapının işi olduğunu anlaması zaman alır. Üstelik kendisi mağdurlardan sadece biridir. Ülkeyi ağ gibi saran organize yapı, Dr. Parla’nın eşi ve çocuklarını da oyuna dahil edince işler değişir. Artık herkesin suya sabuna dokunmasının vakti gelir. Çünkü Dr. Parla’nın deyişiyle; “Suya sabuna dokunmadan yaşamak sadece enfeksiyona davetiye çıkarır.”
■ Organize kötülüğün hâkimiyeti ele geçirdiği distopik bir atmosfer yaratıyorsunuz. Konuşurken, “Roman bittiğinde yüreğimdeki öküz kalkmadı” dediniz… Bu hikâye nereden çıktı ve yazarken size yaşattığı duygular nelerdi?
Keşke distopik bir dünya kurmuş olsaydım diyebilirim. Yaşamı seven ve bu yüzden üç çocuk dünyaya getirmiş bir anne olarak, günden güne artan kaygılarımın kaynağını anlamaya çalıştım. Bu roman biraz da bu arayışın ürünü. Kötülüğün hâkimiyetinden değil, katman katman kisvelerinden sıyrılıp sıradanlaşmasından endişe duyuyorum. Eskiden kötülüğü tanımak nispeten daha kolaydı. Bugün ise çoğu zaman bilgiye, erdeme, hatta iyiliğe bürünerek karşımıza çıkıyor. Bu yüzden kapana sıkışmışlık artık istisnai değil, gündelik bir duygu. Yazarken insanların nasıl manipüle edildiğinden çok, buna neden açık olduklarını anlamaya çalıştım. Örgütlü yapıların çeşitli amaçlarla tarikat, cemaat, teşkilat gibi isimler altında bir sistematik dahilinde bunu ne kadar da kolay başarabildiklerini dehşetle kavradım. İnsan zihninin, hafızasının ve vicdanının sandığımız kadar sağlam olmadığını görmüş oldum. Ait olmak istemek, güvenmek, anlam aramak… Roman bunların istismar edildiği bir dünyanın hikâyesi aslında. Dolayısıyla tamamen kötü insanlar hakkında değil; uygun koşullar oluştuğunda manipüle edilebilecek insanoğlu hakkında. Geleceğe dair bir kehanet değil; bugüne dair bir endişe. Yazarken en çok bunun ağırlığını hissettim.
En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Google üzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.
kaynak olarak ekleyin
■ Kitap tutarlı ve ısrarcı şekilde yürütülen bireysel mücadelenin öneminin altını çiziyor. Bu bağlamda kişisel tepkilerimizin gücü üzerine ne düşünüyorsunuz?
Kişisel tepkilerimizi çoğu zaman olduğundan daha önemsiz görüyoruz. Oysa tarih, büyük dönüşümlerin tek bir cesur itirazla başladığı kadar, büyük yıkımların da küçük sessizliklerle mümkün hâle geldiğini gösteriyor. Bireysel tepki yalnızca bir eylem değildir; aynı zamanda bir tanıklıktır. “Ben bunu gördüm ve buna razı olmadım.” diyebilme hâlidir. Her yazıda derlemiş, süzmüş ve aktarılabilir hâle getirmiş bir zihnin izi vardır. İnsan, kendisinden önce kayda geçirilmiş olanın üzerine düşünebilir, yorumlayabilir, tekerrür etmeyecek bir tarih için dersler çıkarabilir. Bu nedenle gelişkin muhakeme gücüne sahip, ahlaki ve etik değerlerini koruyabilen toplumlar için ölümün elinden kurtarılmış şeyler, yani yazılarak aktarılabilir hâle getirilmiş metinler zaruri bir ihtiyaçtır. Bence bir metin yazıldığı anda yaşamaya başlar ve kolektif hafızanın değerli bir parçası olur. Bu kitabı da böyle bir sorumluluk bilinciyle yazdım. Çünkü münferit yaşamlarımızın müreffeh olmasının tek başına bir anlam taşımadığına inanıyorum. Bence asıl mesele, insanı insan yapan değerlerin ve toplumsal yaşamı mümkün kılan muhakeme zemininin korunmasına katkı sunabilmektir. Edebiyatın düşünceye, hafızaya ve birlikte yaşam kültürüne tanıklık etmek gibi de bir işlevi var.
■ Kitapta altı çizilen meselelerden biri “iyi” kalabilmek… İyilik cesaretle gösterildiği zaman iyilik oluyor, dediniz…
Bugün kötülük örgütlü, planlı ve sabırlı. Böyle bir dünyada iyiliğin yalnızca bir niyet olarak kalması yetmiyor; bilinç, muhakeme ve cesaret istiyor. Aksi hâlde yalnızca kişisel bir erdem olarak kalıyor; toplumsal bir karşılık üretemiyor. İyilik edilgen bir özellik değil, aktif bir tercih ve ancak bedel ödemek göze alındığında ahlaki bir değer kazanıyor.
‘Bilim insanın hakikat karşısındaki en mütevazı duruşu’
■ Parla karakteri bir bilim insanı. Aynı zamanda cesur ve sezgileri güçlü. Pozitif bilimin önemini öne çıkarmak için mi bir bilim insanı var karşımızda?
Bilim, bana göre insanın hakikat karşısındaki en mütevazı duruşu. Çünkü kesinlik vaat etmez; yanılabileceğini kabul ederek gerçeğe biraz daha yaklaşmaya çalışır. Ben bunu yalnızca bilimsel değil, etik bir tavır olarak da görüyorum. Bu nedenle Parla’nın bilim insanı olması bilinçli bir tercihti. Parla’nın sezgileri güçlü ama kuşku duyma yeteneği daha da güçlü. İpuçlarını görmeyi, verileri sabırla bir araya getirip sentezlemeyi biliyor. İnançları değil, dogmaları sorguluyor. Ben bu hikâyeyi başka türlü anlatamazdım. Dünyanın farklı coğrafyalarında defalarca yaşanmış benzer hikâyeleri yazabilmek için benim de bir umuda ihtiyacım vardı. O umudu bana veren şey bilimdi. Çünkü bilim, en zor zamanlarda bile umudu gerçeğe dönüştürebilme ihtimalini taşıyan en güçlü araç.
The post ‘İyilik edilgen bir özellik değil, aktif bir tercih’ first appeared on Kilis Egitim.
